31 Ekim 2011 Pazartesi

PAYASLI KÜÇÜKALİOĞLU TÜRKMEN BEYLERİ PADİŞAHA KARŞI GELDİLER!

Yerleri yurtları askerler tarafından yakıldı. Binalar harabe hale geldi.
  -Çok sayıda belgeye eşkıya ve hırsız yazıldı.
  -Mezar taşında bile “hakaret sözleri” vardı.
  -Oysa Payas beyleri olarak bilinen Küçükalioğullarından Dede Bey, Fransız işgaline karşı kahramanlık destanları yazdı.

     Mayıs ayının gelişi ile birlikte Çukurova bir baştan bir başa yeşilliklere bürünmüştü.  Sabahın erken saatlerinde Adana’dan Otoyolu izleyerek Payas’a doğru giderken Ceyhan’dan ilerde ve Erzin sınırına yakın yerde yükseliveren tepenin zirvesi oyulmuş ve eteklerinde siyah pütürlü (süngere benzeyen) taşlar ve arasında biten bodur zeytin ağaçları ile bir zamanlar burasının püsküren ve eteklerine lav yayan volkanik bir arazi olduğu anlaşılıyordu. Başımı arabanın camından ilerdeki sol tarafa çevirdim: Başı gökyüzünü yırtarak yükselen dağlar ve eteklerinde sisler gerisinde birbirini izleyen yerleşim merkezleri…Onların önünde uzayıp giden Akdeniz…Ve içerilere girinti yapan körfez bölgesi.  Görünen volkanik tepenin adının “Lale gölü” olduğunu biliyordum.  Volkanik arazi içinde çalılar arasında bir yılan gibi kıvrılarak uzayıp giden insan yapısı su bendinin görünüşü de burada ilk insanın izleri gibiydi. Su ve medeniyet birbirini tamamlayan kavramlar. Karşıdaki Gavur dağları veya bir başka ismiyle Amanos dağlarının zirvelerinden Zorkun yaylası yakınlarından süzülerek gelen suları toplayan  kanal aşağılarda Erzin ovasının içinden geçerek Lale gölü eteklerinden kendisine uygun arazi içinden giderek daha aşağılardaki Ayas (Yumurtalık) şehrine ulaşıyordu. Ki yapılan araştırmalar sonunda su kanalının uzunluğu 70 km’yi buluyordu ve dünyanın Romalılar zamanından kalma en uzun su kanalları arasında ismi geçiyordu.
    Dağlar eteğinde deniz kıyısında uzayıp giden yeşil ovanın içini kaplayan şehirler bir tespih tanesi gibi dizilmişti. Erzin, Dörtyol ve az ilerde Payas ve hemen arkasında(batı tarafında) İskenderun şehirleri vardı.  Yeşilliklerin portakal bahçesi olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu.  Payas’a yaklaşırken hayallerim canlandı ve tarih ses vermeye başladı. Bir zamanlar bu topraklarda dağ ile deniz arasında dünyanın en işlek kervan yolu vardı. Hac ve tüccar kervanları, askeri amaçlar için ordular buradan geçerdi. İstanbul’u, Halep ve Şam’a Arabistan’a bağlayan ana yol buradan geçiyordu.  Tarih arşivlerinde bulunan belgeler yaşanan olayları kayıt altına aldığı gibi burada yaşanların da belleğinde atalarından nakil dinleyerek bildikleri de vardı.
    Payas’ta tarihi konularda bilgi aldığım sayın Bestami Altan (51 yaşında idi) Kürtül mahallesindeki Halil paşa camisinin önünde açıklamalarda bulundu:
    “Payas’ın kurucusu Beyler ailesi olarak bilinir. Yani bizim büyüklerimiz oluyor onlar. Şu karşıdaki Halil Paşa Camisi de o aileden gelen büyüğümüzdür. Payas’ın  kurucu aileleri arasında Kolcuoğulları, Çolaklar, Çarkıtlar, Dudular, Papanınoğulları, Dudular, Sümerler, Yüzbaşılar, Ümitli, Kocafakılar (Dervişli), Elmaslar (Arablar) aileleridir.
     Halil Paşa’nın mezarı daha önce aşağıda idi. Sonradan buraya getirildi. Buraya kendi adıyla söylenen cami yaptırmış. Zamanında Osmanlıya karşı gelmiş, asker gelmiş Payas’ı yakıp yıkmış. Burada güzel konaklar vardı.  Halil Paşa’nın ve daha sonra da Mıstık Paşa’nın konakları burada idi. Hamamı, Okulu, Camisi, Fırını ile her şey vardı burada. Halil Paşa, avanesi ile birlikte yaylaya giderdi. Biraz yukardaki kar-beyaz onun asıl yerleşim yeridir. Payas’ı ve denizi, kervan yolunu oradan göz ucuyla gözetlerdi”.
     Mıstık Paşa’ya ait konağın yerinde yeller esiyordu. Bahçe içinde bey konağının temel taşlarının bulunduğu yerde yürüdük. Sadece cere  parçaları vardı. İlhami Bey’in “asker gelmiş, yakmış yıkmış” sözleri kulaklarımı çınlattı. Belki de Payas’ın yaşanmış  tarihinin sırları bu sözlerde saklı idi. Bir zamanlar misafirlerin konuk olduğu, gürül gürül kuran okunarak ibadet yapılan bu yerde şimdi sadece bir cami ve önünde Halil paşa’nın mezarı vardı.  Caminin bahçesindeki çınar ağaçlarının da “Halil Paşa’nın atlarını bağladığı kazık” görevi görduğü açıklandı. Şimdi ne Halil Paşa vardı dünyada nede “askerin yakıp yıkması” olayı. Aradan geçen 200 yıla yakın zaman sonrası Halil Paşa’nın “Beyler soyundan” gelenler ve aynı ailenin bir ferdi olan Payas Belediye Başkanı  Bekir Altan “Tarihin gerçeklerinin ortaya çıkması” için bütün bilgi ve belgelerin tarafsız olarak araştırılması ve tarihin yazılmasını istiyorlardı.
Yanı başımızda kahvehane önünde oturan ve konuşmalara kulak misafiri olan Duran Elmas da (1932 doğumlu) “Bizler zenciyiz. Mısır’dan gelmiş dedemiz 15 yaşında. Mustuk Paşa’nın yanında bulunmuş, muhasebesini yapmış. Beyler’in nerede mülkü varsa bizim de aynı yerde tarlamız vardır” dedi.
    Sonra Kürtül köyünün az yukarısında dağların eteğindeki “Kar-beyaz” denilen tepeye gittik. Burası Payas’ı ve tarihi kervan yolunu kuşbakışı görmek için uygun bir yerdi. Çatısı olmayan ve yer yer de duvarları yıkılan, temelleri çalılar arasında kalan, Nar ve İncir ağaçları arasında ineklerin otladığı yerdeki insan yapısı eserler (konak, hamam vd) “Beyler” olarak bilinen Küçükalioğulları Türkmen ailesinden gelen Halil Paşa ve onun soyundan gelen beylere ait yerdi.  İlhami Bey eliyle göstererek “Şu tepede Halil paşa’nın askeri ve top vardı. Diğer tepelerde de toplar vardı. Burası korunaklı bir yer idi. Toplar yakın zamana kadar yerinde duruyordu. Hurda fiatına satılmış” dedi. Konak duvarlarının virane hali ve içinde incir ağacının bulunması da yaşanmış bir tarihten geriye kalanlardı.
    Merak üzerine daha yukarda ve sık ormanlar arasında bulunan Çınarlı yaylasına gittik. Gökyüzüne doğru uzayıp giden kolları ile çınar ağaçlarının görünüşü ve altından gürül gürül akan pınar suyunun çıkardığı sesler burasının önemli bir Bey yaylası olduğunu gösteriyordu.  İlhami Bey, Çınar yaylasında pınarın başında gözleri dolu dolu oldu ve  bizimkiler
 “Çınar sana arka verip oturan,
  Konup göçen beyler nic’oldu”
    türküsünü hiç duymak istemezler. Mustuk paşa’nın sürgününden sonra buraya gelen İncesaz topluluğu –ki onlar saz çalan Abdallardır- beyi göremeyince bu türküyü “Mercimek çalgı” ile söylemişler. Mercimek çalgı “İncesaz” demektir.  Sürgün sonrası boş kalan bey yaylasının durumunu anlatır.  Bu arada İlhami Bey, Çınarlı  yaylanın aslında Halil paşa’nın “Bahar yaylası” olduğunu, sıcaklar bastırdığında daha yukarılara giderdi. Hala oraya bey yaylası derler” dedi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder